Türkiye

Galata’da keşfettiğimiz gizli avlu: 1935’te yaşanan bir aşk hikayesi bu binanın kaderini nasıl değiştirdi?

12 Temmuz 2026 Güncellenme: 19 Temmuz 2026
Galata’da keşfettiğimiz gizli avlu: 1935’te yaşanan bir aşk hikayesi bu binanın kaderini nasıl değiştirdi? Kaydet

Hoş geldiniz. Sizi, tarihi kalıntıları 13. yüzyıldan günümüze kadar ulaşan, bugünkü haline gelene kadar ibadete, eğitime ve ticarete ev sahipliği yapmış büyülü bir binada ağırlamak istiyorum. Antik dönemden beri var olan, dünya tarihindeki en önemli imparatorlukları ağırlamış, kavimlerin göç rotasında duran o çok kültürlü Galata’nın tam kalbindeyiz... Şimdi arkanıza yaslanın, çünkü sizi yağmurlu bir Temmuz akşamında nişanlımla birlikte adım attığım ve büyüsüne kapıldığım unutulmaz bir zaman yolculuğuna çıkaracağım.

Biz, nişanlımla birlikteliğimizin ilk yılını kutlamak için sıradan bir yer değil, tarihi bir anlatısı olan, ruhu olan bir mekan arıyorduk. Kapıdan içeri girdiğimiz anda bizi karşılayan sarı sıcak duvarlar ve taş avlu adeta bizi kucakladı. Akdeniz güneşi, yağan yağmurun ardından o sarı duvarlardan yüzümüze sekiyordu sanki. Girişte bizi karşılayan o yeşil sarmaşıklar ve avlunun ortasında adeta kel kalmış o ağaç, sadece yağmur sonrası romantizmini hissettirmekle kalmıyordu; meğer her ikisi de okul dönemlerinden, o asırlık günlerden günümüze miras kalan canlı birer tarihmiş.

Yemeğimizi yiyip, hediyelerimizi paylaştıktan sonra mekanın içine geçerek keşfe başladık. Galata Kulesi inşasından sonra kenti çevrelemek için Cenevizliler tarafından yapılan ve günümüze kadar ulaşmayı başaran Bizans-Ceneviz surları, sanki bir tarih filminde birazdan rol alacakmışız gibi büyüleyici duruyordu. Mekanı fotoğraflayıp video kaydına alırken, bar kısmını çekmek için izin istedim. Tam o sırada yanımıza gelen mekanın süpervizörü Güngör Bey ile samimi bir sohbete koyulduk. Gazeteci olduğumu öğrenince gözleri parladı, "O zaman ben size buranın hikayesini anlatayım" dedi. İşte bizim için o büyüleyici, duyguları cezbeden anlar tam olarak orada başladı.

19. YÜZYILDAN KALAN SIR

Güngör Bey’in araladığı o kapıdan içeri süzüldüğümde, üzerinde yürüdüğümüz taş avlunun aslında 1842 yılında Katolik bir cemaat olan Frères des Ecoles Chrétiennes (FEC) tarafından kurulan Collège des Frères St. Pierre İlkokulu olduğunu öğrendim. Üstelik bu okul binası sıradan bir yapı değil; İstanbul'da Rus Elçiliği'ni inşa eden, Galata Sarayı'nın karşısındaki o eski tiyatroyu (bugünkü Çiçek Pasajı'nın yerini) yapan ve en önemlisi Ayasofya’nın büyük tamiratını üstlenen meşhur İtalyan Mimar Gaspare Trajano Fossati tarafından neo-klasik ve neo-barok detaylarla yeniden inşa edilmiş bir şaheserdi.

Lazarist rahiplerin açtığı bu okulda, Dominikelerin etkisine rağmen Hristiyan, Yahudi ve Müslüman öğrenciler bir arada, tam bir Galata mozaiği içinde eğitim görmüşler. Fransızca eğitim verilen, Osmanlıcanın ise ek dil olarak öğretildiği okulun dersliklerinde bir zamanlar yüzlerce Latin, Grek-Ortodoks, Ermeni ve Musevi çocuk koşturmuş. Bizim şu an romantik bir akşam yemeği yediğimiz, şimdiki adıyla IL CORTILE olan bu alan, meğer o dönemde okulun kilise korosuymuş. Çocukların koro çalışmaları burada yapılır, ziyaretçiler onları dinlemek için bu avluda toplanırmış.

Hemen IL CORTILE'in yanında yer alan ve bugün geçmişin ruhunu yansıtan otelin diğer mekanı i guru Cafe Lounge Bar ise o dönemlerde okulda görev yapan öğretmenlerin (sörlerin / Frères) yatakhanesi ve misafirhanesi olarak kullanılıyormuş. Yani bugün yan yana kahve ve yemek kokularının karıştığı bu iki mekan, bir zamanlar öğretmenlerin dinlendiği ve çocukların şarkılar söylediği koca bir eğitim yuvasıymış.

SON ÖĞRENCİ MİZZİ VE DUVARLARDAKİ SAKLI ANILAR

Birinci Dünya Savaşı ve ardından yaşanan büyük göçlerle öğrenci sayısı azalan okul, 1935 yılına kadar direnmeyi başarmış. Bu okuldan mezun olan yüzlerce çocuktan geriye neredeyse hiç iz kalmamış; biri hariç: George Mizzi. 1916 doğumlu aslen Fransız vatandaşı olan Mizzi, 1923-1927 yılları arasında bu okulda eğitim görmüş ve hatta daha sonra burada öğretmenlik (Frère) yapmış. Şişli Fransız fakirhanesinde uzun yıllar yaşayan ve 2014'ün sonunda vefat eden Mizzi, okulun o cıvıl cıvıl günlerini asır boyu hafızasında taşıyan son canlı tanıktı.

Hikayenin en dokunaklı yanlarından biri de şu an mekanın içinde ve avlusundaki duvarlarda saklı. Etrafınıza baktığınızda göreceğiniz, dönemin öğrencilerine ait o siyah-beyaz hatıra fotoğrafları, bizzat George Mizzi'nin mekanla paylaştığı kendi özel arşivinden çıkma. Yemek yerken ya da avluda yürürken o fotoğraflarla göz göze gelmek, insanı adeta bir zaman tüneline sokuyor.

Okulun kapandığı 1935 yılında ise burası bambaşka bir mucizeye, genç ve yetenekli bir marangoz ustası olan Kostantin Yordanidis’in aşkına ev sahipliği yapıyor. Genç marangoz, okulun avluya bakan zemin katını atölye olarak kiralamış. Bir kıza aşık olunca, kızın babası bu genci araştırmak için atölyenin bulunduğu bu devasa, yarı boş binaya geliyor. Kilise yetkilileriyle görüşüp binayı satın alıyor ve aşklarına onay verdiği genç çifte bu koca binayı düğün hediyesi, yani drahoma olarak veriyor. Böylece okul binası, bir aşkın gölgesinde hem marangoz atölyesine hem de bir ailenin yuvasına dönüşüyor. Okulun zemin katındaki matbaadan kalan taş baskı kalıpları ise bugün hala resepsiyonda geçmişin sessiz birer şahidi gibi sergileniyor.

GEÇMİŞİN RUHUNU TAŞIMAK

1945 yılından itibaren ise bu tarihi bina Türkiye sanayisinde ilklerin doğduğu yer oluyor; fabrikasyon mobilya üretiminden (Nurol Mobilya) Nevtron markasıyla yapılan ilk radyo üretimine, torna tesviyeden elektronik kit atölyelerine kadar Türk sanayisinin öncülerine ev sahipliği yapıyor. Hatta mekanın bugünkü sahibi olan Yurttaş Ailesi bile buraya ilk kez 1981 yılında kiracı olarak adım atıp, kendi dünya markalarını (İnform ve Özdisan Elektronik) 2005 yılına kadar bu duvarlar arasında büyütüyor.

Bugün komşusu olan Saint Pierre Kilisesi ile sırt sırta veren, İngiliz Hastanesi ve Okçu Musa İlkokulu gibi tarihi yapıların gölgesinde yükselen bu mekan, sadece yemek yiyip çıkacağınız bir restoran değil. IL CORTILE; Mimar Fossati'nin estetiğinden George Mizzi'nin kendi elleriyle bıraktığı fotoğraflara, asırlık ağacından duvarlarına sinen koro seslerine kadar, şahit olduğu tüm bu dönemlerin izlerini kalbinde taşıyor.

Güngör Bey’den bu hikayeleri dinledikten sonra, oturduğumuz masaya, duvarlardaki o eski talebe fotoğraflarına ve etrafımızı saran o surlara bakmak benim için çok daha derin, çok daha büyülü bir anlam kazandı. Galata’da bir akşam üzeri yolunuz düşerse, sarı sıcak duvarların arkasına geçin, o eski ağacın altında Bizans surlarına sırtınızı yaslayın ve korodaki çocukların sesleri ile marangoz Kostantin’in aşkını hissetmeye çalışın. Çünkü bu duvarların size anlatacak çok hikayesi var...

* Süpervizör Güngör Bey'e paylaştığı bilgiler ve samimiyeti nedeniyle teşekkür ederim.
** İlk yıldönümü yemeğimizde bu tarihi hikayedeki heyecanıma ortak olan nişanlıma aşk ve teşekkürle...

Etiketler: Türkiye
Eda Narin

Eda Narin

Gazeteci & Seyahat Yazarı. Dünya üzerindeki farklı kültürleri keşfetmeyi ve bu deneyimlerini okuyucularıyla paylaşmayı sever.

Yorumlar (2)

C
Ceren 1 hafta önce

Böylesine güzel yapıyı, tarihini bize tanıttığınız için teşekkürler. Restoranına da mutlaka gideceğim. Kaleminize sağlık

M
Murat 1 hafta önce

Mekanın tarihi bir yer olduğunu biliyordum ama detaylarına böyle hakim değilmişim. Yeni şeyler öğrendim sayenizde bildiğimden çok daha fazlası varmış. Gittiğim zaman bu anlattıklarınızla birlikte atmosferi çok daha iyi yaşayacağıma eminim.

Yorum Yaz

* E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Bültenime Abone Olun

En son haberler ve yazılarımdan haberdar olun