Günümüz medya ekosisteminde kamu yararı, bilgi aktarımı ve nesnellik gibi gazeteciliğin kurucu değerleri, küresel bir yapısal dönüşümle karşı karşıya. Bu dönüşümün en gri alanlarından birini ise, kitle iletişim araçları tarafından üretilen ve tüketilen birer inşaya dönüşen "ünlü" (celebrity) kavramı oluşturuyor. Bugün habercilik, yapısal meseleleri çözmek ya da toplumu bilgilendirmekten ziyade, bizzat gazetecinin kendisini bir şöhret nesnesi haline getirdiği paradoksal bir alana evriliyor.
Peki, Türkiye medya tarihindeki figürler üzerinden düşündüğümüzde bu kırılma neye tekabül ediyor? Neden Uğur Mumcu’dan bahsederken "ünlü gazeteci" sıfatını kullanmıyoruz da, günümüz ekran yüzlerini tanımlarken bu kavrama sığınıyoruz? Medya kuramlarının ve akademik araştırmaların ışığında, bu dönüşümün arkasındaki ekonomik ve sosyolojik gerçekleri incelemek gerekiyor.
KAMUSAL AYDINLIKTAN EKRAN PERFORMANSINA
Türkiye basın tarihinde Uğur Mumcu; araştırmanın bulgularını, belgeleri ve kamusal faydayı merkeze alan "kamusal aydın" modelinin en net örnekleri arasında yer alıyor. Bu pratik doğrultusunda aktör olarak gazeteci, hiçbir zaman haberin önüne geçme veya bir "star" olma eğilimini taşımıyordu; çünkü meşruiyetini şöhretinden değil, hakikat arayışından alıyordu.
Buna karşılık günümüz ana akım medyasında, örneğin Fulya Öztürk gibi figürler üzerinden izlediğimiz habercilik pratiği, odağın haberin öznesinden muhabirin kendi performansına kaydığı yeni bir modeli temsil ediyor. Muhabirin olaya verdiği duygusal tepkiler, kameralar önündeki performansı ve anlatının merkezine bizzat kendisini yerleştirmesi, haber odalarını birer gösteri sahnesine dönüştürüyor.
Medya eleştirmeni Graeme Turner’ın da vurguladığı gibi, çağdaş dünyada haber artık tamamen kişiselleşmiş ve tanınmış kişilerin bireysel eylemleri tarafından domine edilen bir yapıya bürünmüş durumda.
MARKALAŞAN GAZETECİLER
Bu durum, gazetecilerin bireysel tercihlerinden ziyade medya endüstrisinin politik iktisadıyla doğrudan ilişki taşıyor. Dijitalleşme ve geleneksel medyanın daralması, kitlelerin dikkatini çekmeyi bir hayatta kalma stratejisi haline getirdi. Medya tarihçisi Martin Conboy, gazeteciliğin kamu yararı iddiası ile ticari kâr zorunluluğu arasında tarihsel bir gerilim olduğunu ve "şöhret gazeteciliği" kavramının yapısal bir çelişki (oksimoron) barındırdığını belirtiyor.
Günümüzde gazeteciler, izleyici sadakati yaratmak amacıyla magazin figürleriyle eşdeğer birer "medya markası" (media brand) olarak dolaşıma sokuluyor. Bu markalaşma sürecinin farklı yansımalarını Türkiye medyasında net bir biçimde gözlemlemek mümkün:
Cüneyt Özdemir, kariyerinin ilk evresindeki rasyonel muhabirlik çizgisinden, dijitalleşmeyle birlikte haber karşısındaki anlık, ironik ve performatif tepkilerini öne çıkaran bireysel bir YouTube markasına dönüştü. İzleyici artık habere değil, bizzat "gazeteci figürüne" sadakat gösteriyor.
İsmail Saymaz, taşradaki hak ihlalleri ve tarikat yapılaşmaları gibi yapısal sorunları ele alan soruşturmacı çizgisinden, televizyon ekranlarında analitik süzgeçten ziyade popüler retorik şovlarına ve sosyal medya polemiklerine kayan bir profil çiziyor.
Müge Anlı örneğinde, polis-adliye muhabirliğinin melezleşerek kriminolojik vakaları hukuk temelinden çıkardığını; konuyu kolektif bir duygu ve ahlak tiyatrosuna dönüştürdüğünü görüyoruz. Burada sunucu, adaleti bizzat dağıtan karizmatik bir figüre (celebrity arbiter) evriliyor.
Geçmiş dönem medyasında ise Ayşe Arman, röportajcılık pratiğini tamamen kendi bedenini, yaşam tarzını ve özel hayatını merkeze alarak kurgulamış; gazete sayfasını, gazetecinin kişisel şöhretini besleyen ticari bir vitrine dönüştürmüştü.
GAZETECİLİĞİN İÇİNİN BOŞALMASI
Gazetecilerin birer şöhret figürüne dönüşmesi, haberciliğin kalitesini doğrudan düşürmese de odağını kökten değiştiriyor. Temel politik, ekonomik ve sosyolojik meseleler; "marka" haline gelen kişilerin üzerinden yaratılan sansasyonlar ve "insan ilgisi" ambalajı nedeniyle geri plana itiliyor. Dünya, kitlelere daha rastlantısal, duygusal ve yüzeysel bir çerçevede sunuluyor.
Graham Whannel’ın "vortextüalite" (haber girdabı) olarak adlandırdığı bu çağdaş medya hızı, kamu ile özel alan arasındaki sınırları tamamen silikleştiriyor. Gazeteciler artık sadece gücü denetlemek ya da toplumsal adaletsizlikleri ifşa etmek için değil; bu devasa haber girdabında görünür kalmak, reyting almak ve bizzat ünlü olmak için içerik üretiyor.
Elbette bu küresel ticari arenada ayakta kalmak için medyanın tanıdık yüzlere ve markalara ihtiyacı olduğu yadsınamaz bir ekonomik gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Saygınlık kazanmış bazı ünlü gazetecilerin, edindikleri bu güçlü statüyü politikacıları halk adına daha sert sorgulamak için bir avantaja çevirdiklerini de araştırmalar gösteriyor.
Ancak madalyonun diğer yüzündeki tehlike göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Gazetecilik, ünlülerin hayatlarındaki coşkuları ya da trajedileri metalaştıran, habercileri ise şov dünyasının pazar odaklı birer aktörü yapan yüzeysel bir pratiğe indirgenemez. Haberi aktaran kişinin şöhreti, üretilen haberin toplumsal değerini ve kamusal faydasını asla gölgelememeli. Çünkü gazeteciliğin ontolojik doğası, ünlülük gibi geçici ve ticari kavramlarla değil; tavizsiz bir biçimde hakikatin, nesnelliğin ve gücü sorgulama iradesinin peşinde koşmakla bağdaşıyor.
Gerçeklik, etik ve iş ahlakı üzerine düşünmeye iten bir yazı. Her şeyin ekran önünde görünür olduğu ve şova dönüştüğü bir döneme karşı her zaman gerçekliği ve kalıcığı savunmak gerek. Kaleminize sağlık
Güzel bir konu.tebrik ederim
O kadar doğru bir noktaya değinmişsiniz ki geçmişteki ve şimdiki anlayış arasında çok fark var. Tık almak, görüntülenmek için hakikatten uzaklaşılan bir dünyada bunlara rağmen hakikati yazmak mühimdir. Yine okuması keyifli bir yazı olmuş elinize sağlık.